31 Ağustos 2007 Cuma

Saat on iki çeyrek
Yaşlıca olanlardan biri
Kazım
Yumrukları sıkılı
Hiddetle
ve dizginleyemediği
şiddetle sesinin
söylenmekteydi.
Öfkeli de değildi
tek bir kimseye
Hesap sormak istiyordu yalnız
değişen dünyadan.
Almıyordu aklı,
karmakarışıktı.
Ve duruyordu öğlece mağrur.
Görenler üzülürdü muhakkak
ve aldananları elbet
bu yumuşacık kalbi
tanımadan henüz
mühürlerlerdi sonsuza dek.

Kaldırmıştı dehşet içinde
ellerini havaya
ve haykırarak bırakmıştı ki
içindeki hisleri
dünyanın yalnız ayına
Dayanamadı ihtiyar
yarıldı ikiye

Saat on iki çeyrek
Asma altından çıktı mıydı
yürüyerek
eder Papaz kayası
bir buçuk saat.
Yorgundu kalbi
yürüdüğü yol az değildi
ve hastaydı da biraz
fakat
gençlikten kalma
dimdik de durabiliyordu
İstese köprü altında çevirerek
üç papellik laneti
Konuşurdu avaz avaz
ve şakalaşarak rahatlardı
ve rahatlardı
konuşarak avaz avaz.
Fakat
onun için
bildiği dünya dayanılmazdı
ve o dönerek yüzünü
acınası duruma
seçmişti haykırmayı
dünyanın en yalnız
ayına.

Düştü yarık parça.
Düştü süzülerek
Kazımın önüne.
Gece karanlık.

Saat on iki çeyrek
ve yaşlıca olan Kazım
hayret ederek
Yürüdü;
ömründe gördüğü
en saf karanlığa
çekinerek.

Önce aradı gözleri ışığı
Ardından el yordamıyla
adım adım
ve çömelerek
ve eğilerek
zorlanarak birazda
usul usul
ilerledi Papaz kayasında.

Bir el ilişti
onun kuru ellerine.
Anlamadı.
Bakındı etrafına karanlıkta.
Nereden görecek!
Akılsız kafa.

Ve saat on iki çeyrekte
çekti yalnızlığı bozanı
yaşlıca olan Kazım kendine.
Beden olmalıydı bu elin
ucunda.
Sesler de duymaktaydı.
Karşı tarafta şaşkındı.
Hissetti sıcaklığını
dokundu dudaklarına
ve güvendi,
ve o anda
yapabileceğinin
en fazlasını yaparak
sustu.

Sonra

kimse umursamadı
Kazımın başına gelenleri.

27 Ağustos 2007 Pazartesi

Yürür kolcu yalnız
Gözleri ufukta
   ve kayan giden dünya
Kafası karışıktır
Gönlü ferahtır
   ve aklı yalnız
       dünyayı tepetaklak bırakmaktır

Durgun toprak
   ve gök
       askıda bulutlar
       bakarlar sakin
            gözleri ufukta
Korku bir noktadır
Beden zindandır
Ufacık
       Değeri paha biçilmez
       Daha doğrusu
            ederini bilmez
       Kendince mevzu bahistir
            çevresine
                   eşe, dosta
Onlar ki terk eden
       kolcuya diş bileyen
            ve taktirlerini üzerinden
                              esirgemeyen
Seçimi artık yapamadığından
       ve ayıramadığından
                 dostu, düşmandan
Elinde çevir patlar
Yürür kolcu yalnız
Gözleri ufukta
Şehrin bir odasında
Sokağa doğru eğilen
Yalnızlığımı yaşıyorum
-Fark eder mi ki nerede-
Ve akşam alacası
geceye doğru kayarken
Düşler umutlar
aklımdayken
Ve ben tutarken
senin ürkek ellerini
Zehirli bulutlar dolaşıyordu
Gökte ileri geri
Bir militan herhal
Vurulup düşmüştü yere

İçimde bir karamsarlık
İçimde bir şüphe
Kim bilir şimdi sıra
şimdi sıra kimde
Silahlar çekilmiş
Oyun hazırdı
ve korkunç bir sağanak
yağmaktaydı
Camda yağmur damlaları
Parmaklarım üzerinde gezinir
tekinin

Dışarıda ağlaşanlar
Dışarıda ayak sesleri
ve kalbimin en derini
kırılgan
eğilip bükülen
böylesi en saf anında

Çevrede insanlar
hızlı adımlar
ve ıslak tedirginlikleriyle
Akıp gidiyorlar
Mehtap usulca kayıyor
Ellerim boşlukta
Gözlerim kurşun gibi ağır
tutamıyorum
Sessizce derinlere
dalıyorlar
Bugün yürüyorum
       Yarın konuşacağım
Ve ondan sonrasında
       Salt utanacağım
Aslında beklemekteyim
   Her yudum suda doyumda
       Her nefeste dumanla
       Çokça da düşler içindeyim
Bugün yürüyorum
   Doğru
        Yarında konuşacağım
             ve tıkıştırarak yalanları
                          laf aralarına
             derdimi anlatacağım
                          eksik, fazla
Anlayan olacak beni
        Karşı duranda
        Onlara çelme takacağım
                          İnsanlık hali elbet
        Mümkünse boğacağım
Kim derdi bizim oğlan
        gün gelip de adam olacak
Görün bakın
        çoktan adam oldum
                         Yarında düzenbaz olacağım